25 Mayıs 2008 Pazar

Hayat ve Ölüm

Bugün Pazar...
Akşam üzeri civarı...
25 Mayıs 2008...
Ve Edirne'ye ayak basışımın 30. dakikasında ortaokuldan bir arkadaşımın öldüğü haberini aldım...
Kendini asmış...
Belki internette bir tanıdığa rastlarım diye MSN'yi açtım. Olur ya belki tatsız bir şakadır diye. Ancak internette de kimseye yalanlatamadım. Orada da haber doğrulandı. 12 tane de mail gelmişti. Onlarda bir haber vardır diye bakayım dedim. Birkaç yerden doğum günü kutlaması gelmiş. 24 Mayıs doğum günümdü. Bir yerde ölüm, diğer yerde hayat...
İçim bir tuhaf oldu. Konuşamıyor, anlatamıyordum...
Bunun üzerine yazmaya karar verdim. Neden diye düşünüyordum bir yandan da. Daha 20'lerini yaşayamadan, 20 yaşının ilk aylarında...
Neden? İnsan bir hayata neden kıymak isteyebilir? Özellikle kendi hayatına...
Bir hayat ne kadar kolay bitiyor...
Hayat ve ölüm...
Bundan sonra artık yazmaya karar verdim. Aralıksız yazacağım, kafama esen her konuda. Şiirler de yazacağım, hikayeler de, romanlarımı tamamlayacağım...
Giden arkadaşım ve geri kalan arkadaşlarım için. Hayatta değerini bilmediklerimiz veya yeterince tanıyıp yakınlaşamadıklarımız için yazacağım...
Bugün sizin gününüz dostlarım. Biriniz göçmüş dahi olsanız...

9 Mayıs 2008 Cuma

Gölge Adam

Siyah takım elbiseli, garip görünüşlü adam, elinde gri çantasıyla yaklaşıyor...
Ve izliyorum. Adım adım...
Üç gündür peşindeyim. Ne polisler, ne de o fotoğraf makineli gazeteciler onu görebildiler ama ben onu görüyorum. Tam önümde, bana geliyor. Üç günde 12 cinayet ve ben sanırım sonuncusu olacağım. Ya da o öyle düşünüyor...
Namlı bir seri katilin, kodesten çıkması için kaç sebep olabilir?
Kaçış... Büyük ihtimalle...
Salıverilme... Hadi canım, şaka mı bu...
Ya da daha karmaşık birşeyler...
Belki kendisini başka bir katili bulmak için çıkartmışlardır... Olabilir aslında...
Tam bir polisiye filmi gibi... (Devam edecek)

27 Temmuz 2007 Cuma

WARHAMMER 40K HİKAYELERİ




BELERIN'DE KIYAMET GÜNÜ


BELERIN'DE SIRADAN BİR SAVAŞ GÜNÜ...
KUTSAL TERRA TAKVİMİ, CALENDARIUM TERRA - M41,000, 3 (Mart 13)


"Tek gördüğüm mutlak savaş" demişti kahin ona. "Geleceğin karanlığında bir tek bunu görüyorum senin için...Savaş. Her yeri sarmış. Şehir yıkılmış, dünya çökmüş, uzun hayatının bütün günleri boş bir ölüm için mi harcanacak yoksa kahramanca bir son mu bulacak ? Bunu sen belirleyeceksin. Senin dünyan, benim dünyam, düşmanın gözdelerinden. Sürekli bir saldırı alıyor. Bunu sen bile bilebilirsin, kehanet gücüne gerek yok. Tanrı-imparator seni koruyamaz. Sadece sen kendini koruyabilirsin Büyük Düşman'dan. Galaksinin sonu yaklaşıyor. Tanrıların savaşma zamanı geliyor. Geri kalanlar ölecek. Hepiniz... Hepimiz... Karanlık ve dipsiz çukurlara düşeceğiz. Sonsuz acılara gark olacağız. Kendini kurtar. İnsanlarını kurtar. Nereye kadar? Sonunda hepiniz öleceksiniz. Hepimiz öleceğiz. Sonsuz çukurlara düşeceğiz. Çabalarımız sonuçsuz kalacak. O, dönmeyecek. Ve siz insanlar yalnız kalacaksınız. Kimse size yardım etmeyecek." En karanlık saatte, aklına bir kez daha geldi yıllar önceki bu sözler. Afallamıştı. Morali çökmüştü. Onun ve bu sığınakta onun gibi sıkışıp kalan 8 İmparatorluk muhafızının. Komandoların kurtarmaya gelmesini bekliyorlardı. Ork sürüleri çoktan hatlarını yarmış, merkez şehirlere ilerliyorlardı. Belerin için yeniden bir savaş başlamıştı...Muhafızlar korku içerisinde, hatların gerisinde mahsur kalmışken; Ork sürüleri ilerliyordu. Yakıp yıkıyor, ama bunu aceleyle yapıyor ve şehrin merkezine bir an önce varıp direnişi kırmak istiyorlardı. Bu nedenle de pek çok şeyi görmezden geliyorlardı. Gerideki 8 muhafız bu nedenle sağ kalabilmişlerdi. Çünkü merkezde bekleyen bir savaş vardı Orklar için. Ağır saldırı, tanklar ve toplarla birlikte toplu bir hücum... Saldırı Belerin'in temellerini çatırdatıyordu. Belerin Muhafızları, bütün kayıplarına rağmen Orkların karşısında şehri savunmaya uğraşıyorlardı. Orkların ağır hücumu sonucunda sürekli bir geri çekilme ve hatları çekme gerçekleşiyordu. Ork hatlarının gerisinde kalan askerler de ya yaralı ya da Teğmen Herbert ve yedi askeri gibi bir sığınakta tıkılıp kalmıştı. Açık alanlarda kalan askerlerin çoğu zaten geride kalan birkaç Ork takımı tarafından öldürülmüşlerdi. Çoğu da paramparça edilmiş, doğranmış, harab edilmiş bedenlerdi artık. Teğmen ise karanlık sığınağında kaçma planları yapıyordu. Zorlu bir operasyon olacaktı, ancak dışarıda diğer takımlarla buluşabilirlerse, 20-30 kişi kadar toplansalar, en azından bir müfreze olabilirlerdi. Karşı saldırıya geçecek bir güç toplayamazlardı belki ancak, daha iyi bir istihkama gidip kendilerini daha iyi savunabilirlerdi. Ork sürüleri kalabalık olsa da, patronları olmadan düzensiz bir koyun sürüsü gibiydiler. Tabii koyunların kaslı koca kolları, balataları veya ellerinde makinalı tüfekleri varsa... Er Welles, hala idama götürülmeden önce kahinin söylediği sözleri düşünüyordu. Yüzü karanlıktı, çok karanlıktı. Nükleer bir savaşta bütün dünyasını kaybetmiş eskinin insanlarına benziyordu. Ancak o anda başka bir savaş vardı etrafında. Kendini bu karamsarlıktan kurtarması gerektiğini düşündü. Kendini buna ikna etti. Şimdi dışarıda bir yerde ölü yatan yüzbaşısının bütün bölüğe savaştan önce söylediği sözleri hatırladı. "Karamsarlığa kapılırsanız kendinize kızmayın. Sizi bu duyguya sevkettiği için düşmanın kalbini çıkaracağınıza yemin edin. Galakside her şeye acıyabilirsiniz, ancak düşman acımak için değil yok etmek için vardır. Siz de yok edin. Bütün gücünüzle. İmparator-Tanrı sizleri korusun evlatlarım." Tipik bir savaş öncesi hitabıydı. Ancak farklı olan yüzbaşının o günükü karamsarlığıydı. Kendi söylediklerine inanmadığını sezmişti Welles. Yüzbaşı -ailesi için muhtemelen- korkuyordu. Kurtulamayacağını sezmiş olmalıydı. Çünkü raporlar kötüydü. Orklar bir yerde kaybetmişlerdi. İmparatorluk Uzay Piyadeleri, adını hatırlayamadığı bir gezegende Orkları püskürtmüştü. Orklar ağır kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Oradan da bu sisteme saldırmaya karar verilmişti. Cadia nasıl Kaos saldırılarına uğrayan bir gezegense, Belerin'de Ork denilince akla gelenlerden biriydi. Ama daha önce hiç bu kadar güçlü bir saldırı olmamıştı. İki ayrı klanın birleştiği de söyleniyordu, ancak pek itibar edilmemişti. Görünüşe göre gerçekti. Dışarıda yatan ve pek çok şekle girmiş cesetlere bunu sorsaydınız, onlar için farketmeyecekti çünkü bu istihbarat doğrulanana kadar o insanlar yerde yatan et yığınları haline gelmişlerdi. Çoğunlukla erler diyeceksiniz, ama sadece erler değil, onbaşılar, çavuşlar, teğmenler, komserler, yüzbaşılar, binbaşılar, albaylar, generaller, ellerinde bastonlarıyla, koltuk değnekleriyle hastaneden fırlayıp cepheye koşan madalyalılar, tabancaları ve benzeri pek çok silahlarıyla evlerinden fırlayıp hatlara hücum eden kadınlar ve çocuklar... Sığınağa girmeden önce aldıkları son emirler, başka bir taburun, 8. taburun yarbayından aldıkları emirdi. Ondan aldıkları son bilgilere göre, Gezegen Valisi ölmüş, İmparatorluk Muhafızları Mareşali, acil durum yetkilerini kullanarak valiliği üzerine almıştı. Bozulan iletişim nedeniyle yardım çağrısı gönderilemeyince, Albay Weste en yakın sisteme doğru Warp özellikli bir gemiyle yardım getirmek üzere yola çıkmıştı. Aldıkları emirlerse, saklanıp hayatta kalmaktı. Verilen emir, bu topraklar üzerinde günlük hayatın bir parçasıydı o anda zaten.
Welles, kendini kahinin sözleriyle girdiği karamsarlıktan kurtardı. Artık burada duramayacaklarının farkına varmıştı. Her ne kadar kamufle edilmiş bir sığınak olsa da sonsuza kadar burada kalamazlardı. Çıkmaları gerekti. Teğmene dönüp bu ölüm sessizliğini bozmaya niyetlendi. İçerideki 8 kişi -kendi dahil- bir ölüm sessizliğinde ortaklaşa buluşmuşlardı. Teğmene dönüp sordu:"Ne yapacağız teğmen. Emirleriniz nedir? Burada duramayız, bileceğiniz gibi." Bir plan yapıyordu teğmen. Ani bir atakla dışarı çıkabilirlerdi. Dışarıyı gözlüyordu. Zaten iki aralık vardı. Birinden Welles dışarıyı gözlemişti uzun bir süre, daha doğrusu karamsarlığıyla birlikte yağmur yüklü bulutları seyrediyordu. Fırtına çıkabilirdi. Teğmen Herbert, diğer aralıktan kaçmak için bir plan yapıyordu. Yirmi kadar goblin dışarıdaydı gördüğü kadarıyla. Yanlarında da birkaç Ork vardı. Beş tane görmüştü, başka yerden herhangi bir ses gelmiyordu. Daha fazlası yoktu muhtemelen.
Welles'in sessizliği bozmasından sonra, içerisi biraz rahatlamıştı. "Hey Bundy serserisi, şu Rahim'e söyle de biraları uzatsın. Susuzluktan dudaklarım çatladı." Askerlerin su yerine ordu birası taşımaları alışılmadık bir şey değildi. Savaş olmadığı zaman bira partileri verilirdi boş zamanlarda. "Belki de biraz çeneni kapatmalısın ha Goodhead. Adın gibi kafan iyi galiba yine." Teğmen bir anlamda son noktayı koymuştu. İçeriden gelen bu sesle birkaç saniye aralığı gözlemeyi bırakmış, Goodhead'in lafını ağzına tıkmıştı. Aralığa geri döndüğünde dili tutuldu. Kendini geri atabildi sadece. Aralıktan içeri bakan goblinin içeri attığı el bombasından sonra sadece "Bombaaa!!!" diye bağırabildi sadece. Eline silahını alan dışarı fırladı. Goodhead elinde tüfeğiyle dışarı fırladı. Ancak içerde biraları görünce döndü, el bombasını isabetli bir atıştan sonra girdiği aralıktan dışarı attı ve biraları alıp dışarı fırladı. El bombası gürültüyle patladı, ancak o savaşın uzaktan gelen gürültüsü içinde eridi, gitti.
Goodhead, patlamada kendini yere atmış, kafasını yere yatırmıştı. Kaldırdığında ise diğer yedi kişinin de çevresinde olduğunu gördü. Kimi, bir enkaz parçasının ardında, kimi de yere yatmıştı. İlerde bir şeye bakıyorlardı. Gökten parçalar yağmaya başladığında bombanın patlamakla kalmadığını anladı. Yanındaki birkaç kişiyi de geldiği yere olmasa da birçok parça halinde pek çok yere göndermişti. Orkların dördü bombada ölmüş, sığınaktan çıkan teğmen ve Rahim son orku tarayıp yere sermişti. Altı kadar goblin de paramparça halde savaş alanına dağılmıştı. Arkadaşları da kalan goblinlere bakıyorlardı. Bir araya geliyorlardı. Saldıracak gibilerdi. Ancak saldırmadılar. Şehre doğru kaçmaya başladılar. Teğmen'in ateşli sesi duyuldu: "Hepsini gebertin" Ve silahlar taramaya başladılar. Goblinler birbirleri ardı sıra öldüler. Organize olamayan bu ırkın kaderi de buydu. Kaba güç on, taktik zeka sıfır...
Goodhead, goblinlerin hepsi düştükten sonra farkına varabildi olanların. Bakmaya çalıştıkları yer şehirdi. Teğmen sakin görünmeye çalışıyordu. Rahim, Moshe'yi sakinleştirmeye çalışıyordu. Goodhead buraya yeni gelmişti. Yeni gelen ve diğer birliklere dağıtılan taburdan bir askerdi. Tahribatı tam anlamıyla kavrayamıyordu. Ancak sanki şehir yoktu da bir sahil ateşine bakıyorlardı. Şehir alev alevdi. Orklar kötü girmişlerdi. Ve bu defa kazanmışlardı sanki. Moshe'nin sözleri kulaklarını tırmalıyordu: "Hepimiz öleceğiz. Kurtuluş yok. Orklar herşeyimizi aldı ve yoketti. İşimiz bitti." Goodhead'da ona katıldı. İçinden geçirdiklerini dışarıdan da söylüyordu: "Belerin düştü. Tamamen yokoldu."
Üç saatlik yorucu bir yolculuğun ardından ilk kez canlı insanlarla karşılaşmışlardı. Yolda ihtiyaçlarını tedarik edebildikleri kadar etmişlerdi. Çapulcu orklar işlerine yarayanları toplamışlar, geri kalanlara da mutlaka bir hasar vermişlerdi. Pek sağlam silah kalmamıştı. Takımdaki her asker kendine fazladan bir tabanca bulmuştu. Ayrıca, yer yer rastladıkları hançer, pala gibi silahları da birer ikişer alıyorlardı. Şehre gidemezlerdi. Şehir ork kaynıyordu. Uzun bir süre şehrin etrafından dolaşmışlardı. Ve en sonunda bir ağır makineli takımı bulmuşlardı. Dört kişi vardı bulduklarında, ikişer kişilik ayrı takımlardı. Biri 8. taburun 3. müfrezesinden diğeri de 4. müfrezesinden iki takım. Adları Çavuş Gacen, Er Motoirin, Er Divedo ve sonuncusu da gönüllü takımlarından bir er olan Zekeriya idi. İlk karşılaştıklarında sabit bir noktadaydılar. Teğmen gizlice yaklaşmıştı. Aniden ardından bir ses duymuştu "Eller yukarı! Kimsin, nesin?""Ork olmadığım kesin. Goblin olmak için de uzunum değil mi?""Öyle", dedi çavuş. Böylece 12 kişi olmuşlardı. "Merhaba Teğmen. Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz"."Ben de sevindim Çavuş ...""Gacen efendim, bunlar da Motoirin, Divedo ve Zekeriya kendisi gönüllülerden.""Gönüllülerden ha.""İyi. Gönüllüleri severim. Haber var mı çavuş?" Telsizi göstererek konuşmuştu. Çavuş soruyu anladı: "En son aldığımız haberlere göre, şehrin doğusunda bir toplanma alanı varmış. Uzay Piyadeleri'nden birkaç takımın beklediğini söylediler. Ancak yol zorlu. Biz de birilerini görmeden hareket etmek istemedik. Sonuç olarak 4 kişiydik." Çavuşun gözünden sevinci okunabiliyordu. Muhtemelen birilerine rastlayacaklarını düşünmüyorlardı. Onlar için umutsuz saatlerdi geride kalan saatler.
"Uzay piyadeleri mi çavuş?" Teğmen Herbert hayatı boyunca hiç canlı bir Uzay Piyadesi görmemişti. Piyadeler Belerin'e en son efsanevi komutan Revanus'un önderliğinde yaklaşık 200 yıl önce inmişlerdi. Tam yerleşememiş muhafız alayları Ork saldırısı altında ezilirken, İmparatorluk kayıtsız kalmamış, Revan göklerden bir "mesih" edasıyla inerek gezegeni kurtarmıştı piyadeleriyle beraber. Üst düzey yetkililerin dışarıdan gelen çok az bir kısmı, -sadece beş tanesi- dışında bir Uzay Piyadesi gören olmamıştı aralarında. Gezegene yeni birkaç tabur muhafız indirilmişti. Ancak bu taburlardan da hiç kimse görmemişti. Dış sistemlerde piyadelerin "çocuk yiyen yamyamlar" olduğu anlatılırdı. Piyadeler galakside çok tanınmalarına rağmen, galaksi nüfusuna oranla çok fazla gören olmamıştı onları. Belerin'de yüzeyde beş kişi dışında da gören olmamıştı. Herbert için çok gizemli geliyorlardı bu askerler. Gezegen dışına da pek çıkan olmazdı. Nüfusun çoğu da neredeyse üç kuşaktır orada yaşayanlardandı. Sadece Akademi'deki derslerde gördükleri resimler ve kısa savaş görüntüleri ile nasıl savaştıkları anlaşılabiliyordu. Canlı canlı savaştıklarını gören gezegende tek bir kişi vardı: Belerin İmparatorluk Mareşali Eugenes Commodus! Carbus II'de henüz yüzbaşıyken, çok zor bir taktiksel pozisyonda kalışlarının ardından tabur komutanı olan yarbayın -ki sonradan Belerin Valisi oldu- isteğiyle yörüngeden dört takım Uzay Piyadesi çağrılmıştı. "Pod"larla yörüngeden yüzeye inişlerini seyretmek, galakside çok az kişiye nasip olmuş bir olaydı ve çok büyüleyiciydi.
Teğmen, Akademi'deki arkadaşlarından Uzay Piyadeleri hikayeleri dinlemeyi severdi. Güç olarak bildiği tek şey, bir piyadenin bir takım muhafıza karşı koyabileceğiydi. Ayrıca bir Kanasusayan yaratığını temizleyen bir Ultramarine takımı ve Vaiz-Komutanlarıyla ilgili hikayeyi de severdi. Hikayeye göre, önlerinde birden beliren bu Kaos yaratığına bütün güçleriyle ateş açıp onu geri çekilmeye zorlarlar, komutanları da yaratığın tepesine çıkıp başını ezer elindeki topuzuyla. Uzay Piyadeleri'nin etkileyici güçlerini göstermesi açısından çok önemli hikayelerdi.
Standart bir Uzay Piyadesi Bölüğü ateş gücü, sekiz kişilik piyade takımıdır. "Bolter" adlı silahlarıyla güç gösterisi yapan bu takımlar İzci Piyadeler hariç tutulursa bir bölüğün en alt düzey ateş gücünü oluşturur. Codex Astartes'e göre azami güçteki bir takım sekiz piyade, bir çavuş ve bir de komutandan oluşur. Sekiz piyadenin ikisi ağır makineli, ikisi plazma tüfekli, biri de roketatarlı piyadelerdir. Standart ateş güçleriyle bir müfreze organize muhafız kadar güçlü olabilen piyadeler, ek silahlar ve komutanlarla bir bölüğe kadar bir ateş gücüne dayanabilir hale gelirler. Bu ateş gücü, meşhur Macragge savunucuları olan Ultramarine hikayelerinin de fazlalığına neden olmuştur denebilir.
"Evet teğmen. Başlarında iyi bir komutan varmış ancak kim olduğunu haber alamadan iletişim kesildi. Sanırım Orkların işi. Orklar demişken, doğudaki toplanma alanının kuzey kısmında bir hatta yenildiklerini de haber aldık. Başka hatlarda da yenildiklerini duyduk ancak hangi hatlar bilmiyoruz. Ayrıca bir piyade takımı önderliğinde birkaç bölük piyadenin şehri almak için bir saldırı başlatabilecekleri de aldığımız haberler arasında. Ancak ne zaman bilmiyoruz." Teğmen aldığı haberlere sevinmiş gibiydi, ancak kötü haberler de vardı. İletişim yoktu. Orklar yenilmiş olsalar bile, doğudaki İmparatorluk Kalesi ile aralarında bulunuyorlardı. "Kısmen iyi haberler çavuş. Toplanın, gidiyoruz. Burada bu kadar kalabalık duramayız." Zekeriya araya girdi: "Teğmen, Orklar yolumuzdaysa belki de şehirden gitmeliyiz.""İyi bir öneri, ancak şehir yolu zor olacaktır. Dayanabilir misin?""Dayandığım kadar teğmen. Sonrası İmparator'a kalmış.""Öyleyse bu öneriyi izleyelim. Şehre gideceğiz." Teğmen'in aklından geçen de bunun gibi birşeydi. Orklar, kaleyle aralarındaki yolu kestilerse, biraz batıdan dolaşıp şehre girebilir ve şehirden gizlice kaleye geçebilirlerdi. Takım toplandı ve yola çıkıldı. Sessizce yol alıp şehre varacaklardı. Şehirde belki bir direniş kuvvetiyle, daha büyük bir güçle birleşebilirlerdi. İşte bu iyi olurdu.
Yarım saatlik bir yolun ardından hafif yaralı bir askerle beraber saklanan bir Sıhhiye eri bulmuşlardı. Sıhhiye eri kendi bölüklerindendi. Elinden küçük bir yara almış olan er ise hepsine yabancı bir bölüktendi. Ancak bu adamı da sevgiyle bağırlarına bastılar. Çünkü savaşta, bütün askerler bir kaderin paylaşırlar: Acı!!! Erin adı İbrahim'di. Sıhhiye eri ise Gabriel'di. Birkaç kuşaktır savaşçıydılar. Önceki saldırıda ölen amcası Valhalla'da bulunmuştu. Ondan çok şey kapmıştı. Ancak askerlere böyle yardım etmek istemişti. Bir sıhhiye eri olarak...
Şehrin dış banliyöleri sakindi, yerde oldukça fazla muhafız ve Ork vardı. Gördükleri iki goblini de tek vuruşta halletmişlerdi. Fazla ses çıkarmamaları gerekiyordu. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından yerde daha fazla Ork görmeye başladılar. İkinci yarım saatlerini de yolda harcayıp şehrin kuzey kısmına girdiler. Teğmen, yerdeki Ork ölülerinin artmasından şüphelenmişti. Birden üzerinde bir lazer ışığı gördü. "Olduğun yerde kal. Kimsin?""Teğmen Herbert, İmparatorluk Muhafızı. Ve sen de bir keskin nişancısın.""Evet, iyi tahmin teğmen." Keskin nişancı karanlıklardan bir gölge edasıyla süzüldü. Geçiçi görünmezlik perdesini kapatıp ortaya çıktı. "Teğmen Rodsender. İmparatorluk Muhafızı Suikastçiler Sınıfı." İmparatorluk'un suikastçiler bölüğü, her gezegende bir adet bulunurdu bu bölükten. Ayrıca bir teğmen olması bir problem yaratabilirdi kendi komutası açısından. "Sizi görmek güzel. Ekibin geri kalanıyla sizi tanıştırayım. Önden buyrun" Artık 15 kişi olmuşlardı. Ancak ilerdeki grubu bilmiyorlardı.
Teğmen Herbet, Rodsender'ın arkasından girdiğinde içeride bir müfreze gördü. Bir müfreze muhafız... Başlarında da bir yüzbaşı vardı. 12. taburdan Yüzbaşı Warsahi vardı. 33 kişiydiler. Kendilerinin katılımıyla, 47 kişi olmuşlardı. "Hoşgeldiniz teğmen, sizi ve takımınızı görmek güzel. Artık yola çıkabiliriz.""Bizi mi bekliyordunuz?""Rodsender, gelen bir takım olduğunu söyleyince beklemeye karar verdik. Artık yola çıkabiliriz.""Doğuda bir toplanma alanı olduğunu duyduk yüzbaşım""Evet, Uzay Piyadeleri bizi bekliyor. Bir saat önce şehre bir saldırı başlatacaklarını bildirdiler. Başlarında komutanlarıyla bir piyade takımı ve bir bölük muhafız, şehirde kalan insanları kurtarmak için geliyorlar.""Bu yeterli bir sayı mı efendim?""Başlarındaki komutanları öyle düşünüyor. Ben de pek emin olamadım. Teğmen, takımın senindir. Birlikte hareket edip kurtulacağız. Sakın buna tereddütün olmasın.""Evet, efendim. Nasıl emrederseniz." Bu haber Herbert'ı sevindirmişti. En azından bir müfreze olmuşlardı. Böylesi daha iyiydi ancak önlerinde uzanan bir gece ve katedecekleri uzun bir yol vardı. Savaş daha yeni başlıyordu.

4 Mayıs 2007 Cuma

HAMMERIAN III'TE BİR "AKŞAM YEMEĞİ" - II- DAVETSİZ KONUK

SERİ 1 - YENİ BİR MİLENYUMUN EŞİĞİNDE
SERIES 1 - AT TRESHOLD OF THE NEW MILLENIUM

BÖLÜM 2 - HAMMERIAN III'TE BİR "AKŞAM YEMEĞİ" - II- DAVETSİZ KONUK
EPISODE 2 - "THE DINNER" AT HAMMERIAN III - II - UNINVITED GUEST

"Yüksek Komutan Revanus. İmparatorluk'ta eli silah tutan herşeyin komutanı o. Ona karşı dikkatli olmalısınız pek çok sayın valim. Kurnazdır kendilerii pek çok şeyi görür gözleri. Kaos'a da uzanmıştır muhtemelen. Engizisyon'dan bir tugay asker istemeniz çok akıllıca bir hareketti efendim. Uzay Piyadeleri, Engizisyon'a karşı olan tavırlarından sayenizde cayacaktır, valim yüce Nurban." İmparatorluk Valisi Süleyman Nurban, saygın ve soylu bir valiydi ancak çevresinde yanlış insanlar vardı. Bunlardan birisi de Danışman Agirm bunların başında geliyordu. Gerek Engizisyon, gerekse Terra Lordları, Uzay Piyadeleri'nin başındaki Revanus'a kıskançlıkla bakıyorlardı. Çünkü o, Uzay Piyadeleri'nin başındaydı. Evrendeki en büyük güç!

Gemi hangara indi, kapının kenarındaki hava bacaları, duman efektiyle kapıdan inene gizemli bir hava katıyordu. "Vali Nurban. Tam zamanında geldin" dedi Revan tok sesiyle. "Herhalde doğruca yemeğe geçmek istersiniz" Adam göbek yapmıştı on yılda. İyi bir taşlamaydı. "Dilin ağırlaşmış geçen sürede. Taşlamacı kumandan" Güldü, içeriye doğru girdi. Ardı sıra Agirm ve diğer danışmanlar da gemiden indiler. Revan onlara hiç bakmadan valiyle içeri geçti. "Burada olmak onur veriyor kumandan. Kadim salonlarınız Terra'da meşhurdur."

- Öyle mi, diye pek şaşırmamış bir şaşkın ifadesiyle General.

- Kumandan, sadede gelelim, yemeğe falan hiç gerek yok.

- Bir tugay asker, benim adamlarımı kontrol altında tutmak için yetersiz bir rakam, bütün İmparatorluk Muhafızları ise beni kontrol etmek için yetmez. Burada on bin piyade var Süleyman. Kafanı kim doldurdu ki, böyle bir şeye gerek duydun. Yoksa buradaki muhafızlar yetersiz mi geldi sana. Burada elli bin muhafız var. Ayrıca tecrübeli bir general. Yenisini getirmenin manası ne?

- Hakkınızda merkezde pek iyi şeyler konuşmuyorlar.

- Şu yanındaki solucan mı bunları kafana soktu?

- Tanrı-İmparatorumuz dışında kimseye hesap vermiyorsunuz. Bu da onları kuşkulandırıyor.

- Benden önce Engizisyon, senin etrafındakilere bakmalı bence. Kaos kokusu burnuma, yörüngeye oturduğunuzdan beri geliyor.

Agirm'i kastettiği aşikardı. Revanus, Engizisyon'un adamlarından hep şüphelenirdi. Çünkü onların derdi, İmparator'a hizmet değil, galaksi hakimiyetiydi. Baştakilerin değişmesinde bir sakınca yoktu, yeterki kendi güdümlerinde bir adam olsun. Engizisyon Mahkemeleri, Orta Çağ boyunca sayısız insanı idam etmiş, mallarına el koymuş, aşağılamış, yargılamıştı. İmparator ve Revanus, bunların hepsine şahit olmuşlardı. Gerçi İmparator uykuda sayılırdı, ancak yine de olayların farkındaydı. Rönesans'ın ardından Reform hareketleri gelmiş, Engizisyon'da Papalık kurumunun yardımlarıyla yeraltına girmişti. Papa'nın adamları rolünü almışlardı. Papa 21. Benedict, Orklarla ilk savaş başladığında, Engizisyon fikrini ortaya atmış, vatan hainleri bu mahkemelerde yargılanmıştı. İmparator düşmanı püskürttüğünde de bu kurum kendini Papalık'tan ayırarak, O'na bağlanmıştı. O, artık tanrıydı. Ancak dertleri tabii ki, kendilerini kurtarmaktı. Bu nedenle Papalık'ı gözlerini kapatmadan satmışlardı. İmparator'u da aynı şekilde satmamaları mümkündü. Revan, bundan şüpheleniyordu. Ya Kaos, Engizisyon'a sızdıysa...

- Şüpheniz olmasın General, onlar temizdir.

- Göreceğiz, göreceğiz...

YÖRÜNGEDE...

Amiral Kovacz'ın yerde olması nedeniyle, kumanda Ebon III Kumandanı Mirco'daydı. Amiralden sonraki en kıdemli adamdı filoda. Warhammer filosu, yörüngede sakince dönüyor ve devriye geizyorlardı. Yaklaşık irili ufaklı 50 kadar gemi vardı yörüngede. Ana savaş gemilerinden 10 kadar, 20 kruvazör bulunuyordu. Geri kalan gemilerin 12 tanesi fırkateyn, 8 tane de sınıf dışı özel savaş gemileriydi. Ayrıca 20 gemi de yeni vali Nurban ile gelmişti. Bu gemiler de valinin getirdiği birlikleri taşıyordu. 6 destroyer, 10 kruvazör, 2 fırkateyn ve 2 birlik gemisi, ki bu gemiler de sıradan gemiler değillerdi, yörüngede bulunuyordu.

SERİ 1 - YENİ BİR MİLENYUMUN EŞİĞİNDE BÖLÜM 2 - HAMMERIAN'DA BİR AKŞAM YEMEĞİ

SERİ 1 - YENİ BİR MİLENYUMUN EŞİĞİNDE
SERIES 1 - AT TRESHOLD OF THE NEW MILLENIUM

BÖLÜM 2 - HAMMERIAN III'TE BİR "AKŞAM YEMEĞİ" - I- HUZURSUZ EV SAHİPLERİ
EPISODE 2 - "THE DINNER" AT HAMMERIAN III - I - RESTLESS HOSTS

KUTSAL TERRA TAKVİMİ, CALENDARIUM TERRA - M40, 999, 10

"...Kayboldun. Evine bir daha dönemeyeceksin..." Revan, uykusundan bir kabusla uyanmıştı. İmparatorluğun en güçlü adamı bile olsanız, sonuçta insansınızdır. Revan'da öyleydi. Çöl kaplı bir gezegendeydi kabuslarında. "Evim" dediği bir yerde. Uzun saçlarını tepesinde topladığı anlaşılan cübbeli bir karakter tepedeki bir kulübede ellerini uzatıyordu. Revan, uzanıyordu ama hep boşluğu tutuyordu. Sonra birden çöller yok oluyor. Cübbeli tiple, başbaşa karanlık bir zindanda buluyordu acı içindeki varlığını. Zincirli kolları, ayakları, boynundaki halka... Ve cübbeli tip uzaktan yakına geliyor. Karanlıktan aydınlığa çıkıyor. Ve Revan, uzun zamandır anmadığı bu kişinin ismini hatırlamaya çalışıyordu: "Bas... Bast... Basti..." Ancak cübbeli tip, zarif işaret parmağını onun ağzına götürüyor ve pembe dudaklarını oynatmadan Revan'ın irkilmesine neden olan cevabı veriyordu: "Hafızanı zorlama eski şövalye. Düzenden gittin, benden gittin. Artık bu kişinin ismini hatırlaman gerekmiyor. Kayboldun. Evine bir daha dönemeyeceksin, sonsuz savaşın kara galaksisinde geçmişinden kaçamayacaksın. Utandığın, korktuğun şey olacaksın." Revan, uykusundan bir kabusla uyandı. Ve silkindi. İsmi hatırlayamadığı gibi, bu rüyayı ne zamandır gördüğünü de hatırlamıyordu. "Karanlık lord" onu rahat bırakmıyordu. Elleri titredi. Lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Akşam yemeği için hazırlanıyordu. O akşam, yeni İmparatorluk Valisi, Hammerian III'e geliyordu. Ve yanında tam bir İmparatorluk Muhafızı tugayı getiriyordu. Kendi tugayını...

O gece kafası allak bullaktı. Kendini toparlamalıydı. İmparatorluk'ta kimseye hesap vermesi gerekmeyecek bir noktadaydı. Güçlü görünmeliydi. Yüzünü yıkadı, hatta yetmeyeceğini düşünerek bir duş aldı. Üzerine bir İmparatorluk Komiseri'nden daha kaliteli bir kumaşa sahip olmayan bir üniforma giydi. Metalik gri renkteki bu üniforma, Yüksek Komutan General Revanus'un resmi üniformasıydı, ancak sadece özel günlerde giyerdi. Genelde, üzerinden çıkarmadığı basit taşralı yerleşimci elbiseleri ve kukuletalı cübbesiyle dolaşırdı. Üzerine üniformayı giydi. Eline ışın kılıcını aldı, biraz bakıp cübbesinin iç cebine atıverdi. Hep tetikte, hep kuşkulu olmalıydı. Ayrıca bugün ihtişam günüydü. Kutsal Terra takvimiyle Algean IV Savaşları'ndan 14 ay kadar geçmişti ve gezegende pek bir hakim güç yoktu. Orklar birbirleriyle savaşıyor, Grizumz gücünü ve liderliğini elinde tutmaya uğraşıyordu. Revan'da "Onları kavgalarıyla başbaşa bırakalım" deyip sisteme bir daha gitmemişti. Verilen az sayıdaki kayıp telafi edilmişti ve askerler, kendisi Valkyre Hava Gemisi'nin iniş yapacağı uzaylimanına doğru yürüyüşüne başlamışken, Çavuş Gabriel Iceros tarafından eğitiliyordu. Kuvvet Komutanı Gabriel Angelos, Kütüphaneci Isador Okias, Vaiz Nervo Murdolis iniş alanında hazır bekliyordu. Revan'ın subayları olarak, onlar da sadece gelenek gereği buradaydılar. Ayrıca Amiral Kovacz'da söylene söylene gezegene inmişti. Revan, alanda görüldüğünde kumandanlar, esas duruşa geçtiler. "Rahat" komutuyla da eski konumlarına döndüler:

- Hala tereddütteyim, yeni vali hakkında tabii. Amiral Kovacz, söyleniyordu.
- Bütün hayatlarım boyunca, senin kadar söylenen birini gördüm mü hatırlamıyorum ama muhtemelen görmemişimdir. Ancak ben de tereddütteyim.
Revan, hep bir tereddüt içinde yaşardı zaten:
- Tereddütte olmanıza şaşırmadım, General. Yeni biri, ayrıca kendi birlikleriyle geliyor. Çatışma çıkacağından korkuyorsunuz." Son cümlesini söyledikten sonra, yutkundu. "Korku", General için kullanılacak en son kelime bile değildi. Zaten bu hatasının bedelini Revan'ın korkunç ağır bakışlarına maruz kalarak ödüyordu:
- Korku, senin ve benim farkımız belli olsun diye yaratılmıştır kumandan. Korku, senin türüne gerekir zavallı. Ben korkunun kendisiyim. Sen benden kork.
Karanlık ve derin bir ses, Revan'ın bedeninden yankılanmıştı ancak o adamdan gelmesi mümkün değildi:
- Affedin, yüce lordum. İnsanlığımızın kötü yanları, unutkanız.
- Bir daha yaparsan, diğer hatalarını görecek kadar yaşamazsın.
- Bir daha olmayacak lordum.
Ve Turtolis, bir daha böyle bir hata yapmadı ömrünün geri kalanında. Çünkü o gün, efendisinin karanlık tarafını hiç görmediği gibi görmüştü. Biyolojik olarak insan olsa da Revan'ın insan olmayan bir tarafı da vardı ki. Sadece Kaos'un en karanlık iblisleri, bu tarafa bakmaya cesaret edebilirlerdi.
- İşte geliyor, dedi ortamı biraz yatıştırmak isteyen Okias. "Valkyre Aracı göründü".
Yükseklerden, bulutların arasından fırlayan üç araç, piste doğru alçaldı. Valkyre indi, eşlik eden iki atmosferik savaş uçağı, yandaki görece daha küçük hangara indiler.

1. BÖLÜM SONU...

2 Mayıs 2007 Çarşamba

Katil ve Ceset - Murderer and Corpse - 2

"...Hiçbirşey hatırlamıyorum geçmişimden. Biri bunun rüya olduğunu söylesin...". Gözlerini açtı ve gördü. Karşıdan iki ışık geliyordu. "...Al beni Tanrım..." dedi derinden derine. Ve o anki hızıyla -saatte 10 gibi- karşıdaki arabaya bindirdi. "Tanrım n'oluyor" dedi Dean. Karanlıktan birden bir araba çıkmış ve ona çarpmıştı. Kapıyı hışımla açtı ve karşıdaki arabaya doğru gitti: "Ne yaptığını sanıyorsun sen. İn bakalım aşağı" diyerek arabadaki adamı indirdi. Yaşadığı aksilikler ve bir de bu kaza olunca öfkesine hakim olamadı. Bir güzel dövecekti bu herifi. Ancak adam arabadan indiğinde, gülmemek için kendini zor tuttu. "İstanbul'un gece hayatı..." diye düşündü. Smokinli bir tipti bu karşısındaki. Muhtemelen bir davetten dönüyordu. "Bu kostümü giydiği bir davette, nasıl bu kadar içebilir ki bir insan" diye düşünmeden edemedi. İnsanoğlu içmek için hep bir sebep bulurdu. Adama sordu: "Ne tür bir çılgın partiden geliyorsun böyle ?" Adamın hali içler acısıydı: "Sevgilim beni terk etti..." diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Adamın haline cidden acımıştı ancak yapacak birşey yoktu. Gömecek bir cesedi vardı, alacağı bir para da tabii. "Önemli değil, dava etmem" . Adam ısrarcıydı ama: "Hayır parası neyse öderim" dedi ve tekrar ağlamaya başladı. Gecenin yorgun karanlığı, bu adamın gürültülerinden bir türlü uykuya dalamıyordu. Dean düşündü: "Al başına bir bela daha, bunu da mı öldürsem acaba???". Sorunun cevabını hemen vermeliydi, çünkü polis sirenleri duyulmaya başlamıştı...

29 Nisan 2007 Pazar

ALGEAN IV SAVAŞLARI -II- ZORAKİ BARIŞ (Devam)

Turtolis ilerideki Eldar Komutanı "Farseer" Kaldean ile göz göze geldiğini hissetti, karanlığa rağmen. Karanlıkta kaybolmuş iki çocuk birbirini bulduğunda nasıl bir his duyarsa, ona benzer bir his duyuyordu o an. Piyadeler, genelde pek fazla duygu hissetmezler. Ancak komutanlar, duygusal anlamda da oldukça tecrübelilerdir. Psikoloji konusunda bilgili olmak zorundalardır. Kendi askerlerinin savaşlarda eğrilip bükülen ve zaman zaman da kırılan morallerini biliyorken, karşı tarafın askerlerinin o anki durumlarını da tahmin edip ona göre taktik hazırlamak herkesin yapabileceği bir iş değildir. Ancak o an ne yapacağını pek bilmiyordu bu komutan. Ateş emri versin mi, vermesin mi diye düşünüyordu. Ve kesin emrini askerlere bildirdi:
- Silahlarınızı indirin.
- Ama komutanım.
- İndirin dedim, emirlerimi sorgulamayın.

Askerler çaresiz silahlarını indirdiler. Turtolis yanına Okias'ı ve askerlerin arasından seçtiği iki piyadeyi aldı. Bu dört kişi, biraz önce Ork sürüsünün cirit attığı savaş alanının ortalarına doğru ilerliyorlardı. Tecrübeli komutan, Eldarlar'ın da temsilci göndereceğini sezdiğinden, alanın ortasına rahatça yürüyordu. Eldarlar'dan da 4 kişilik bir grup ayrıldı. Farseer Kaldean, bir Görücü Konsül ve iki gardiyan, insan grubuna doğru yaklaştılar. Bu tür konuşmalar Revanus'un işiydi. Ancak o yoktu. "İş başa düşünce, yapman gerekeni yapacaksın" diye söylendi Turtolis. Revanus'un eski bir sözüydü bu. Kısa bir yürüyüşün ardından iki grup ortada buluştular:
- Burada ne arıyorsunuz, diye söze girdi hemen Eldar komutanı.
- Bırakın da bu soruyu sorma şerefi bana ait olsun.
- Sizi ilgilendirmez, komutan. Revanus nerede?
- O da sizi ilgilendirmez, komutan. Karşılıklı olarak sözler iade ediliyordu:
- Böyle atışmaya devam edecek miyiz, Turtolis?
- Sadece siz devam ettiğiniz sürece.
- İki taraf ta kayıplar verdi. Aramızda kısa bir ateşkes olabilir mi?
- Mümkün. Öyleyse anlaştık.
- Anlaştık.

İki komutan kayıpları savaş alanından kaldırmak için bir ateşkes yapmışlardı. Ateş kusan makinelerin bir süre susması demekti bu. Turtolis, yörüngeden gelen taşıma gemilerine yaralıları ve ölüleri yükledi. Ölülerden organları işe yarar olanlar, organ havuzu için gerekli oluyordu. İşe yaramayanlar ise Revanus'un komutasında gelenek olduğu üzere yakılıp, külleri uzaya serpiliyordu.

Eldarlar da kayıplarını götürmüşler. Ölü veya yaralı bırakmamışlar, hatta işleri bittikten sonra alana bir süre gözcülük edip küçük bir jestte bulunmuşlardı. Eldar komutanı Kaldean, giderken Turtolis ile bir kez daha göz göze geldi. Sadece bu iki kişinin anlayabileceği bir şekilde selamlaştılar ve ayrıldılar. İki komutan arasında birşeydi bu mutlaka.

Yerde 20 kadar piyade Revanus'u bekliyordu. Başlarında da Turtolis vardı. Askerlerini izliyordu. Aralarından biri, zırhı yemyeşil olmuş bir piyade, dikkatini çekti. Bu geriden cephane taşıyan askerdi. Askere döndü:
- Adın nedir asker?
- Benim mi komutanım? Asker şaşırmıştı.
- Evet senin.
- Gabriel Iceros, komutanım.
- Demek Gabriel ha. Adaşız demek ki.
- Sanırım, komutan.
- Üzerindeki yeşil şey Ork kanı mı?
- Evet, komutan.
- Ama sen gerideydin.
- Cephane getirmeye gittiğimde orada sekiz kadar Ork gördüm. Sanırım arkadan dolaşmışlardı. Kendime hakim olamadım ve üzerlerine saldırdım.
- Öfkeni kontrol edemezsen, bu sadece felaket getirir, diye bir ses duyuldu karanlığın derinliklerinden. General dönmüştü:
- General Revanus. Neredeydiniz, diye telaşla sordu komutan.
- Şu an buradayım. Öncesini sorma.
- Sizi bekliyorduk.
- Gemilere binin komutan, gidiyoruz.
- Başüstüne, General.
- Ayrıca şu sandığı da yükleyin.
- Peki.

Turtolis, sandığı alıp General'in bindiği yük gemisine yükledi. Yerde tek bir ceset kalmamıştı. Ve ayrıldılar. Algean IV gezegenini terkettiler. Tam kalktıkları sırada, ormanlara kaçan Orklar geri dönmüşlerdi. Ancak artık korkacak birşey yoktu. Taşıma gemilerinin ağır makinelileri Yüksek Komutan Revanus'un "Ateş serbest" emriyle birlikte mermi kusmaya başladılar. Karanlığa rağmen yerde bir yeşil göl oluştuğu görülebiliyordu. Orklar ağır kayıplar verdiler hatta tamamen yok oldular da denebilir. Asıl korkunç manzara ise sabah ortaya çıkacaktı. Ork lideri Grizumz, savaş alanına geldiğinde toprağın yeşil Ork kanıyla çamura döndüğünü hatta yer yer gölcükler oluştuğunu gördü. Adamlarına işe yarar her silahı toplatıp, ormana geri döndü. Savaş bitmiş, katliam gerçekleşmişti. Ork katliamı...

YÖRÜNGEDE...

Revanus, odasnda sandıkla başbaşaydı. Sandık ona, o da sandığa bakıyordu adeta. Ani bir hareketle yerinden kalkıp sandığın başına gitti. Biraz bekledi, tereddütle sandığı açtı. İçinden kara zırhı çıkarıp giydi. "Hala tam oluyor" diye söylendi. Çıkarıp, tekrar sandığa kilitledi. Gemi içi telefonla Turtolis'i buldu ve emrini verdi: "Amiral Barkacz'a söyle, filo merkez sisteme dönüyor. Warp için hazırlanılsın". Tok bir "Başüstüne" cevabından sonra telefonu kapattı ve yere bağdaş kurarak zihnini boşaltmaya, Warp için hazırlanmaya başladı...

2. BÖLÜM SONU...